Psikolog Ateş: Sadece akademik değil, değerler eğitimi de şart
Son günlerde okullarda yaşanan şiddet olaylarının ani değil, uzun süreli bir birikimin sonucu olduğunu belirten Uzman Psikolog Erhan Ateş; sosyal medya, dijital oyunlar ve aile içi iletişimin çocukların davranışları üzerinde etki oluşturduğuna dikkat çekerken kontrolsüz ekran kullanımının saldırgan davranışları tetiklediğini vurguladı.
Şanlıurfa'nın Siverek ilçesi ile Kahramanmaraş'ta yaşanan saldırıların psikolojik boyutunu farklı yönleriyle ele alan Uzman Psikolog Erhan Ateş, okullarda verilen akademik eğitimin yanında değerler eğitimine ehemmiyet verilmesi gerektiğini belirtti. Ateş, saldırganlık psikolojisinin temelinde başta sosyal medya, şiddet içerikli oyun ve diziler olduğuna vurgu yaparak alınması gereken önlemler hususunda önemli tavsiyelerde bulundu.
Yaşanan olayların birden gelişen bir süreç değil, birikim sonucu oluşan hadiseler olduğunun altını çizen Ateş, "Bunun geçmişini bilmek lazım. Son dönemlerde özellikle sosyal medya ve sanal oyunların yoğunluğunun artması ve şiddet içerikli oyunların, dizilerin, programların normalize hale gelmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yoksa bir hafta ya da bir on günde oluşan bir olay değildir. Bu birikimlerin temelini bilmeden, analiz etmeden, sadece kısa döngü olarak bu iki olayı değerlendirirsek, olayları doğru bir şekilde değerlendiremeyiz." diye belirtti.
Erhan Ateş
"Kişi; internet, sosyal medya veya filmlerde uygulanabileni yasal bir süreç gibi görür"
Çocukların izlediği dizi veya filmlerde şiddetin bir çözüm aracı olduğunu ve bunu doğal bir gerekçe olarak düşündüğünü kaydeden Ateş, şu ifadeleri kullandı:
"Yani 'Evet, ben de bunu yapabilirim, bu doğal bir süreçtir, herkes yapabiliyorsa bunun bir geçerliliği vardır; internet, sosyal medya veya filmlerde uygulanabiliyorsa bu yasal bir süreç gibi duruyor' anlayışının yanı sıra oyunlarda da şöyle bir dezavantajı var: birey, oyunda adalet sağlayacağı algısıyla, şiddet içerikli oyunlarda 'reset' tuşuna basıp geri dönebileceği algısına sahiptir. Ama maalesef gerçek hayatta bunun bir 'reset' tuşunun olmadığını algılayamıyor. Bilemediği için de yapacağı her türlü şiddete meyili bir çözüm olarak bakıyor. Ve yalnızlık ve kendini kanıtlama ihtiyacı… Zaten biz ergenlikte şu kavramlardan söz ederiz: kişilik karmaşası ve kendini ispatlama. Birey bu şiddet eylemiyle, sosyal medyada 'influencer' dediğimiz, kendilerince ortaya koyduğu davranışları 'ben de bu yönümle ortaya koyabilir, problemleri çözebilir ve medyatik olabilirim' algısıyla hareket eder. Çözüm üretip 'reset' tuşunun olmadığını bilmediği durumlarda da işte en son gördüğümüz olaylar yaşanıyor ve olayların sonucunda da kendi hayatlarına son veriyorlar."
"Çocuklar, internette gördüğü kontrolsüz davranışları ailenin ihmaline bağlı olarak öğreniyor"
Eğitimde aile faktörünü de etraflıca ele alan Ateş, "Şimdi ailenin faktörü şu açıdan önemlidir: Zaten ilk eğitim alınan kurum olarak biz aile diyoruz. Çocuk 0–6 yaş, akademik takvim dediğimiz yaşa kadar aldığı tüm manevi, sosyal ve zihinsel içeriklerin büyük bir kısmını aileden alıyor. Ama ailenin ıskaladığı nokta şu: aileler bazen çocuğun eline bir susturucu mahiyetinde telefon, tablet ya da bilgisayar veriyor. Bu bilgisayarı verdiği an, bilinçli bir takibi olmadığı an, çocuk orada izlediği her şeyi normalize ediyor. Normalize ettiği için de kontrolsüz davranışları ailenin ihmaline bağlı olarak öğreniyor." dedi.
Ateş, "Diğer noktada, aile içinde de birey bazı iletişim süreçlerinde öfkenin doğal bir rutin haline döndüğünü görür. Yani anne baba iletişim halindeyken ya da baba ya da anne duygusunu ifade ederken şiddet içerikli davranışlarla ifade ediyor. Çocuk da bu eylemlerin, bu davranışların bu şekilde çözüleceği ya da bu davranışın bu şekilde olduğu kanısına varıyor. Bu da birey için gerçekten bir örnek oluyor ve uygulama alanı olarak sosyal hayatta, okulda, çevresinde her türlü alana yayılıyor." şeklinde konuştu.
"Sosyal medya veya sosyal okul çevresi saldırgan davranışları normalize edebiliyor"
Akademik eğitim sürecinde akranların çocuklar üzerindeki etkilerinden de söz eden Ateş, "Şimdi okuldaki akranların çocuk üzerindeki etkileri mutlaka vardır. Çünkü bizim 'sosyal öğrenme', 'akran öğrenmesi' dediğimiz kavramlar var. Birey bu akran öğrenmesini, 0–6 yaştan sonra başlayan akademik öğrenme sürecinde çevresiyle iletişime girerek öğrenir. Bu da okulda, sosyal çevrede davranışların bu tür öğrenimini ortaya koyar. Zaten öğrenilen oyunların büyük birçoğunu çocuklara 'Nereden öğrendiniz?' diye sorduğumuzda 'Arkadaşımdan öğrendim, okuldaki biri bana gösterdi' ya da 'sosyal medyada trend olduğu için fark ettim' gibi cevaplar alırız. Şimdi birey bu tür davranışların bir kısmını sosyal medyada veya sosyal okul öğrenmesi dediğimiz durumlarda, kontrol mekanizmasının kaçtığı alanlarda normalize hale getiriyor. Bu da ister istemez öğrenmenin bir boyutunu ortaya koyuyor. Öğrenmenin bu boyutu gerçek ortam ve süreçlerle değerlendirilmediği zaman, onun için bir gerçeklik algısı haline geliyor." ifadelerini kullandı.
Çocuklarda saldırgan tutum ve davranış biçimlerini sıralayan Ateş, "Birey normalde 'Nasılsın?' dediğimizde bağırarak veya yüksek ses tonuyla cevap veriyorsa, kendisine yöneltilen herhangi bir iletişime saldırgan tutumlarla karşılık veriyorsa, çevredeki eşyalara sert davranıyorsa, var olan hayvana veya sokak hayvanlarına zarar verici tutumlar sergiliyorsa bunlar aile açısından ipucu davranışlardır. Yalnız kalma eğilimi içine girip bu tür davranışları ortaya koyması, okuldaki tutumlarında arkadaş grubuyla problem yaşaması, öğretmenlere hakaretvari davranışlar, uygun olmayan tutumlar sergilemesi ve akademik takvimde derslerinde geri kalmaları ciddi ipuçlarıdır." diye belirtti.
"Öfke, doğru şekilde ve düzeyde yaşanması gerekir"
Ateş, "Diğer devlet kurumları ve sağlık alanındaki psikologlar ve psikiyatristler de bu noktaları fark ettiğinde, okul rehber öğretmenleriyle birlikte bireyleri tespit edip öfke kontrol çalışmaları, öfke kontrol ödevleri ve bu davranışları düzenlemeye yönelik tedbirler almalıdır. Biz psikologlar ve psikiyatriler olarak çocuğa 'Evet, öfke yaşayabilirsin' diyoruz. Çünkü öfke hayatın içinde olan doğal bir duygudur ama bunun doğru bir şekilde ve düzeyde yaşanması gerekir. Uygun ortamda öfkenin kullanılması doğal bir reflekstir. Örneğin yaşanan bir faciada çocuğun bağırması, çığlık atması, kaçması normaldir ama hiçbir şey yokken bu tür öfke davranışları sergiliyorsa, o zaman bu öfkenin sebebi nedir, önce bunu bulmak gerekir. Sonrasında nefes egzersizi yapılabilir. Eğer hâlâ öfke dinmiyorsa, bulunduğu ortamı veya konuyu değiştirmesi gerekir. Bu önleyici bir öfke davranışıdır. Daha sonraki süreçte de düzenli takiplerle bireyin öfkeye götüren süreçleri analiz edilip azaltılmaya çalışılır." dedi.
Olumsuz davranışların baskı veya zorbalıkla ortadan kaldırılamayacağının altını çizen Ateş, olumsuz bir davranışın baskı ve şiddetle kamufle edilmesi durumunda baskının ortadan kalkması halinde olumsuz davranışın tekrar ortaya çıkabileceğini, bu nedenle akademik takvim içinde, okullarda tüm öğretmenlere öfkeyle ilgili eğitimler verilmesi gerektiğini kaydetti.
"Medyadaki dizi ve çocukları şiddete yönlendiren içerikler üzerinde ciddi yaptırımlar uygulamalı"
Öfke kontrolü ve saldırganlık durumlarına yönelik alınabilecek önlemlere dikkat çeken Ateş, "Bu alandaki uzman rehber öğretmenler bireyleri bireysel bazda değerlendirmelidir. Öğretmenler 'Bu öğrencide öfke problemi görüyoruz' diyerek buna yönelik çalışmalar yapmalı, farkındalık oluşturmalıdır. Okulun önüne polis koymak ya da güvenlik gücü bulundurmak anlık bir çözümdür. Bu durum ortadan kalktığında, öfke davranışı tekrar ortaya çıkar. Devletin yapması gereken düzenlemelerde RTÜK, medyadaki diziler ve çocukları şiddete yönlendiren içerikler üzerinde ciddi yaptırımlar uygulamalıdır. Sosyal medya, influencerlar ve oyunlar da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Örneğin PUBG gibi şiddet içerikli ve trend olan oyunlar… Bu tür şiddeti teşvik eden içeriklerin sınırlandırılması gerekir. Özendirici mafya dizileri de bu kapsamda ele alınmalıdır." ifadelerini kullandı.
Söz konusu tedbirlere yönelik Avrupa ülkelerinde alınan birtakım tedbirlerden örnekler veren Ateş, "Avrupa ülkelerinde sosyal medya için yaş sınırı getirilmeye çalışılmaktadır. Bu da önemli bir unsurdur ve Türkiye açısından da uygulanması avantaj sağlayacaktır. Çünkü bireyin gerçek davranışı hangi yaşta, hangi düzeyde öğrenmesi gerektiği önemlidir. Örneğin bir çocuğa 'Fiziksel olarak ne kadar ağırlık kaldırabiliyorsun?' diye sorduğumuzda '3 kilo' diyorsa, o zaman onun ruhsal olarak da kaldırabileceği yük sınırlıdır. Ya da hiç kaldıramayacak yaştadır. 20 yaşına geldiğinde '50 kilo kaldırabiliyorum' diyorsa, o zaman duygusal yük kapasitesi de buna paralel gelişir. Bu nedenle devletin sosyal medya, eğitim sistemi ve RTÜK aracılığıyla bu dengeyi sağlaması gerekir. Aksi halde bir sonraki nesilde şiddet, selam vermek gibi rutin bir davranış haline gelebilir." şeklinde konuştu.
"Eğitimde akademik başarı ile manevi değerler birlikte yürütülmelidir"
Okullarda değerler eğitimi alanında yapılması gerekenlere de değinen Ateş, son olarak söyledi:
"Millî eğitimi sadece akademik takvim olarak değil, sosyal hayatın bir parçası olarak görmek gerekir. Çocuk sadece akademik olarak başarılıysa başarılı, başarısızsa başarısızdır anlayışı doğru değildir. Bu algının kırılması gerekir. Bu da tüm derslere yayılmalıdır. Yani sadece din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni değil; matematik, Türkçe, fen bilgisi öğretmeni de öğrencinin manevi ve sosyal gelişimine katkı sağlamalıdır. Geçmişe baktığımızda bilim insanlarının sadece akademik değil, aynı zamanda manevi değerler açısından da donanımlı olduğunu görürüz. Bu nedenle eğitimde akademik başarı ile manevi değerler birlikte yürütülmelidir. Öğretmenlerin bu noktada rol model olması çok önemlidir. Çünkü kullanılan dil ve anlatım tarzı öğrencinin algısını doğrudan etkiler."
Aktarımının devamında Ateş, "Ders sadece akademik olarak değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel değerler çerçevesinde de işlenmelidir. Nasıl ki iklim koşullarına göre giyinmezsek fiziksel olarak hastalanırız, aynı şekilde manevi değerler eksik olduğunda da ruhsal sorunlar ortaya çıkar. Bu nedenle bireyin hem akademik hem de manevi olarak dengeli yetişmesi gerekir. Bu denge sağlandığında saygı, sevgi ve diğer tüm değerler öğrenilmiş olur. Bu da hem akademik hem sosyal başarıyı beraberinde getirir." ifadelerine yer verdi. (İLKHA)